Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Bir Köy Ziyareti


Köy ziyaretlerimiz genelde önemli bir olay veya önemli günler sebebiyle yapılır..arabası da olmayınca insanın daha çok uzuyor gözünde yollar...oysa uzak desen uzak değil yakın desen yakın değil ama köye gitmek şehirli olduktan sonra ağır geliyor insana.
Bir kaç ay önce gidişimizin sebebi bir cenazeydi..cenaze evinin pencereleri beni dünyaya getireceklerin dünyaya geldikleri ve büyüdükleri eve bakıyordu.
Kahvelerin yakıtı  ispirto olan minik bir ocakta pişirildiği,dört ayaklı sobanın sürekli yandığı,duvarlar boyu rafların olduğu ninemin evine..



Cenaze kaldırılırken sessizlik havlayan köpekler oynaşan çocuklar kapılarda pencerelerde avuçları açık dua eden insanlar vardı..kimileri ise pencerelerin arkasında sessizce yüzleri görünmeden dua ediyordu,yukarıdaki resimdeki gibi..


Köy sokaklarında dolaşmaya çıktık sonra..daracık sokakların içinde herşey sağımdan solumdan geçti durdu..
Defalarca sevinçle yokuş aşağı koşarak dizlerimi parçaladığım sokak..defalarca akşam vakti karpuzcuya yetişmek için nefes nefes çıktığım sokak..


Çocukken evlerin ve kafesli pencerelerin Osmanlının hükmettiği dönemde inşaa edildiğini bilmiyordum..Köyümüzün adını bir Osmanlı Paşasından aldığını da..


Herşeyde olduğu gibi köylerin de doğallığı ve orjinalliği yavaş yavaş elden gidiyor..güzel evler kocaman binaların arasında boyun eğiyor..çocuklarını çok sevdiklerinden dolayı boyun eğip hayır diyemeyen anne babalar gibi..


Evimizin takvimi hala duvardaydı..terk edildiği günde durmuş zaman..toz duman içinde herşey..
Kurban bayramında etlerin dinlendirildiği kocaman çengeller ağlar içinde..yerlerde kabak çekirdekleri,dolapların içinde el yazısı mevlid-i şerif yaprakları çorap kutusunda Kur'an'i kerimler,pencerelerin çoğu açık vaziyette zemin gıcırdamakta...

Hatıralar gibi..herşey tozlanmış,yaşanmışlıklar gibi herşey unutulmuş..hayat gibi herşey yok olmaya yıpranmaya ve son bulmaya mahkum edilmiş.

Aklımdan gitmiyor..Çocukluğumun mutluluktan çığlık çığlığa can atarak çiçek açtığı bu ev yavaş yavaş yok oluyor,yıkılıyor.

Hatıralarım yıkılıyor,seviçlerimi örümcekler ağlarına hapsediyor,karşı koyamıyor kurtaramıyorum.. ve ben sallanan merdivenin basamaklarından çıkarken hala korkuyorum.

Korktuğum halde o eve gitmekten kendimi alamıyorum..




O K U
PAYLAŞ: Whatsapp

26 Ocak 2014 Pazar

Osmanlı Döneminde Ruha Şifa Tedavi Yöntemleri



Avrupa'da 18. yüzyıla kadar akıl hastaları şeytanla işbirliği yapan "melûn mahlûk" muamelesi görüp¸ ruhuna şeytan girmiş denilerek çok defa diri diri yakılarak vücutlarından şeytan çıkarılmaya çalışılırken¸ Osmanlı'da daha Sultan I. Bayezid devrinden akıl ya da ruh hastaları "insan olarak" kabul edilerek tedavi altına alınmaya başlanmıştır. Fatih Sultan Mehmed devrinden itibaren de bu tür hastaların bakım ve tedavisinde¸ "müzikle tedavi usulüne" başlandığı tarihî kayıtlarda geçmektedir.

İstanbul'un fethinden sonra ise Fatih Sultan Mehmed¸ kendi ismiyle anılan mahallede¸ 1456'da başlanıp 1470/1471'de tamamlanan Fatih Bîmarhânesini (Bîmarhâne-i Ebul Feth) kurdurmuştur. 1824'e kadar faaliyette kalan Bîmarhâne¸ 80 kubbeli ve 70 hücreli olarak inşa edilmiş; içinde bir başhekim ile 200 hastabakıcının bulunduğu bir müesseseydi. Buradaki hastalar¸ şefkat ve ihtimamla tedavi ediliyor¸ akıl¸ ruh ve sinir bozucu durumlardan uzak tutuluyordu. Hastalar ceviz karyolalarda yatırılıyor¸ her gün mûsıkî dinletiliyor¸ sülün¸ keklik ve bülbül gibi av etleri ikram ediliyor ve hastalıklarına uygun ilaçlarla tedavi ediliyorlardı. Modern psikiyatrinin kurucusu kabul edilen Fransız Jean-Etienne Dominique Esquirol¸ burayı gezdikten sonra "akıl hastaneleri için ancak bir mefkûre ya da ideal olabileceğini" söylemiştir. Bu Bîmarhane¸ 19. yüzyıl başlarına kadar hizmet vermiştir.

"Üç tarafı kafesli mermerler ile yapılmış bu büyük kubbe altındaki büyük havuzun çevresindeki sel sebillerden berrak su çağlayıp havuza girince¸ fıskiyelerden berrak su¸ kemerli kubbenin göbeğinde nihayet bulur. Böyle dikkat ve özenle yapılmış şifa yurdunun¸ anlatılan odalarında çeşitli hastalıklara tutulmuş zengin ve fakir¸ ihtiyar ve genç doludur. Bazı odalarda¸ ilkbaharda Edirne'nin aşk denizi derinliğine düşmüş sevdalı âşıklar çoğalıp¸ hekimin emriyle bu tımarhaneye getirilerek¸ altın ve gümüş yaldızlı zincirlerle kerevetlerine takılıp¸ her biri aslan yatağında yatar gibi kükreyip yatarlar... Kimisi havuz ve şadırvanlara bakıp¸ kalender hülyası kabilinden sözler eder¸ nicesi dâhi o kemerli kubbenin etrafında gülistan¸ bağ ve bostan içindeki binlerce kuşların cıvıltılarını dinleyip¸ delilerin perdesiz ve ölçüsüz sesleriyle feryada başlarlar...

Şefkat..Merhamet..İncelik..Kalite..Anlayış..Dayanışma..İnsanlık..




kaynağı: MORAL FM

O K U
PAYLAŞ: Whatsapp

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Su ve Osmanlı

 Cerrahhane,Şifahane ve bu gibi güzel adlar altında insana sağlık anlamında yardımda tıp dallarında katkıda hatta çoğu kez zamanımızda dahi yavaş yavaş tasdiklenen hak ettiği ilgiyi gören öncülükler ve başarılara imza atan Osmanlı döneminin sağlık hekimlerinin sağlık ile ilgili bir çok ipucunu ve yöntemlerini büyük bir coşku ile bulunduğu studyodan heyecanı evime kadar yansıyan bir bayanın konuşmasını ve anlattıklarını aklımda kalanlarla paylaşmak not düşmek istiyorum..

Osmanlı döneminde ilaçtan çok daha doğal yöntemlerle var olan rahatsızlığı ve hastalığı giderme ve iyileştirme yöntemleri oldukça ilginç ve bunun yanısıra mantıklı geldiği için bu konuya yer vermek istedim..

Hastalıktan yeni çıkmış insanlara Hippoterapi'yi yani ata binmeyi önermeleri vardı mesela..
Spora çok önem veren ve spor dalları arasında en çok Hippoterapiyi tercih etmelerinin sebepleri ise o kadar güzel ki..

Örneğin insanoğlu yapılan perhiz veya yaşadığı rahatsızlık ve hastalıktan iyileşmesinin ardından  ata binmesi gerektiğini ata binildiği takdirde bir çok faydası yanısıra insanın o  sarsıntı ve sallamalardan iç organlarının da tazelenmesi oksijen alıp daha iyi çalışmalarına sebep olduğunu duymak şaşırtıcı değil mi?

Günümüzde otizm çocuklarına önerilen bir terapidir ata binmek yani Hippoterapi.

Uyku ile alakalı söylenilenler ise uykusuzluk sıkıntısı çekenlere önerilen yöntemler de en az spor ile ilgili söylenenler kadar ilginç ve bir o kadar da güzel yöntemlerdi..
Akan su sesi ile uykuya hazırlanmak ve uyumak,yatağa uzanıldığında önce sağ tarafa yatıp midede kalan gıdaların hazmını kolaylaştırmak ardından sola dönüp iç organları ısıtmak ve sıcak tutmak..
Uyumadan önce alçak sesle konuşmak veya sohbet etmek veya monoton konuşmaların yapıldığı sıcak bir ortama girmenin ne denli etkili olduğu dikkatimi çekti..


İçilen su ise Osmanlı döneminde büyük önem ve dikkat verilen başka bir unsurdu..
Günümüzde yaptığımız gibi kaynak sularını tercih etmek Osmanlı döneminde yaşayan halk için özellikle de hekimler için kaçınılan bir tercih olduğu da çok ilginç..

Suyu kaynağından içmek kaynağa karışan toprağın veya başka şeylerin karışmış olacağından uzak durulmasına bir nedenmiş.
Suyu akan bir pınardan içmek her bir pınardan akan bir su içmek anlamına gelmeden sürekli akan güneş ışınlarının pınarın toprağına kumuna teneffüs edecek derinlikte olması içilecek pınarları tespit edip tercih etmelerine en büyük etken imiş..



Güzel osmanlı döneminden bir kaç damla bilgi bir güzel demet sunmak istedim..insanın dinlerken dahi orada o dönemde yaşamak arzusunu kaç kişi hissetti?
Bu arzu şahsen içimi yakıp aklımı feth etmiş bulundu..



Sevgilerimle..


..

O K U
PAYLAŞ: Whatsapp

21 Şubat 2012 Salı

Osmanlıda görücü usulü tartışmaları


Osmanlı son dönemi aydınlarına göre çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmanın yolu Avrupalılaşmaktan geçiyordu. Bunun için Avrupalılara çareler soruluyordu. Sözgelimi, Abdullah Cevdet, Cenevre’de Avrupa’nın meşhur edip ve yazarlarına Osmanlı nasıl kurtulur yollu bir anket düzenliyor ve cevap “Kur’ân’ı kapa, kadınları aç!” şeklinde formüllendiriliyordu. Cemiyet kurumları ve insanlarıyla Avrupaîleşecek, Frenkleşecekti. Kur’ân’ın emirlerine rağmen bu yapılmalıydı. İstiridye kabuğunu açmalı, kadın görünen olmalıydı. Kadınların çarşaf ve peçesi, harem hayatı, görücü usulü bu görüntüyü bozuyordu.
Son dönem Osmanlı Batıcı aydınlarının şiddetle savunduğu fikirlerden biri de görücü usulünün kaldırılmasıydı. Belki günümüzdeki gibi flört, kız erkek arkadaşlığı ya da seviyeli birliktelik sözleri havada uçuşmuyordu henüz, ama zihinler bir kez bulandırıldı mı doz yavaş yavaş artırılırdı nasıl olsa!
Son dönem kimi Osmanlı edebiyatı ve şarkı sözlerindeki kadın erkek ilişkilerinde şaşırtıcı tasvirlerin varlığını gözlemlememiz belki de o zamanın “normalleştirme taktiklerinden” sayılmalıydı. Mesire yerlerinde mendil düşürmeler, ucu yanık mektuplar vermeler, sandal sefaları, v.s. ile aşkın meziyetlerine vurgular yapılıyor, “Kâtip benim, ben kâtibin el ne karışır?” yollu güftelerle bu manalar terennüm ediliyordu.

Cemiyette İslâmî yaşantının yara almasının kadın istismarından geçtiğini çok iyi bilip mesailerini bu yolda kullananlara karşı kalemleriyle cihad ederek tahriplere set çekmeye çalışanlar da, bakınız neler söylüyorlardı:

Fatma Aliye Hanım (Görücü usulünün kalkmasını savunanlara):
Bizim şu usul-i izdivaçla yüz münahakanın (nikâhlanmanın) sekseni doksanı yine hüsn-i imtizaçla (iyi geçinme ile) sonuçlanmış olup buna mukabil Avrupa’da alelumum (herkes içinde) bu muaşaka (sevişme) neticesi olan münahakatın kâffesinde (hepsinde) hüsn-i imtizaç görüldüğü de vaki değildir. Birbirine heveskâr olan iki genç yekdiğerinin ahlâkını, edebini, kabiliyetini bihakkın takdir edemezler. Bunları iki familyanın ekâbiri (iki tarafın aile büyükleri) takdir ederler. Oğulları ve kızlarıyla da istişare eyledikten ve bunların da rızalarını istihsal eyledikten sonra akde karar verilir. İş yalnız o gibi çocuklara kalsa kim bilir ne kadar çocukluklar ile akrabalarını dostlarını ya güldürürler ya da ağlatırlar idi” mukayesesi ile cevap veriyordu.

Yine dönemin yazarlarından Ahmet Mithat Efendi de bazı delikanlıların “Alacağımız kızları tanıyıp öyle almalıyız” gayretini son zamanlarda epeyce ileri götürerek, dönüşü olmayan bir noktaya geldikten sonra verdikleri sözü tutmayıp nikâhtan vazgeçtiklerini hoş karşılamamaktadır. “Çünkü onların bu şekildeki davranışları bazı kızların verem döşeklerine düşmelerine, hatta bazılarının intiharı bile göze almalarına sebep olmaktadır” diyerek masum hislerin nasıl istismar edilebildiğine dikkat çekiyordu.

Müfide Feride Hanım ise (Associated Press’e yaptığı mülâkatta, haremin kadının esareti olduğu tarzındaki soruya verdiği cevapta), “Batı medeniyetinde kadının yeri tuvalet (süslenmek) için çılgınca sarfiyat yapmak, geç evlenmek ve çocuk doğurmamak demektir. Ecnebi kadınları moda mağazaları, tiyatro ve romanlar için yaşarlar. Erkekler ise bu kadınların âdeta kölesidir” tespitini yapıyor ve “Biz Türk kadınının hürriyetinin haremde olduğuna ve haremin suiistimalden uzak ve geniş bir hürriyet alanı olduğuna inanıyoruz” demektedir.

Yaklaşık bir asırdır sürdürülen bu kapsamlı çalışmalardan günümüzün Meryem safiyetindeki genç kızları ve Yusuf yüzlü delikanlıları da alıyor payını maalesef. “İslâmî temel kavramların, suçlu ve mahkûm kavramlar haline getirildiğine tanık oluyoruz” diyor bir yazar. Bugünün modernizm kalıplarıyla düşünen insanın handikabı burada başlıyor. Nefis isyan ediyor. Meselâ, bir gence en masum hislerle bağlanmak, sevmek ve onunla evlenmeyi arzu etmek suç mu, günah mı diye sorguluyor; “Ben seni en temiz ve saf duygularla seviyorum N’Ayşe!” diyen Yeşilçam repliklerini hatırlatan bir tarzda!

Evet, İslâmî kaynaklarda sevginin kelime karşılığı, “hub, meveddet, muhabbet” olarak verilirken, “aşk” bir şeye karşı duyulan şiddetli alâka şeklinde ifade ediliyor. Aşk şeytanî bir duygu değil, Allah’ın (cc) yarattığı bir cazibe kanunudur, diye açıklanıyor. Her eksik olan varlık parçasını arar, fıtrî ve doğal bir duygu olarak ona doğru çekilir. “İnsanın ihtiyacı olan çılgınca değil, mutlak bir şekilde sevilmektir,” diyor Mustafa Ulusoy. Hz. Mevlâna ise, “Cins cinse ebediyen âşıktır” diyor.

Belki hatalı olan, aşkı meşru daire içinde yaşamaktan kaçınmaktır. Sabırsızlık gösterip helâl dairesinin keyfe kâfi, yeter ve artar olduğunu unutmak; dahası da aşka âşıkın kaldıramayacağı çok büyük manalar yüklemektir.

İkili insan ilişkileri bugün hayatın merkezine o kadar alınmış ki, TV dizileri yoluyla insanın bu dünyaya gönderiliş amacının aşk olduğu ve ne pahasına olursa olsun yaşanması gerektiği şırınga ediliyor âdeta! İlân-ı aşk edilmeyen birisi de dünyada değersiz, işe yaramaz bir varlık olarak görüyor kendisini.

Aşka dair öykülerde, “Aşkı helâl dairesi dışında arayanların elleri ve kalpleri bomboştur. Aşk, ancak sadakat ve mahremiyetle beslenir. Sokaklarda yağmalanan, üryan, anonim biçimlere bürünen ucuz ve vefasız aşklar, asıl aşkın itibarını zedeliyor” denir.
Aşkın iffet dairesinde nasıl yaşanabileceğine bir örnek de yine Fatma Aliye Hanım’dan “Muhadarat” isimli romanında, romanın kadın kahramanı Fazıla için, “Nişanlısı Mukaddem Beyi beğeniyordu. Her hâlini takdir ediyordu. Seviyordu da! Fakat zeki kız çıldırasıya muhabbeti, fikr-i hayalini daim onunla meşgul etmeyi tezevvücünden sonraya saklıyordu. Aşk denilen kahraman, şu genç kızı tamamıyla mağlûp edip de istediği gibi kullanamıyordu!

Aşk acısı çekmek zor belki, ama bize verilen bu duyguyu istikamette kullanmanın mükâfatı, dünyada tertemiz eş ve evlâtlara sahip olup, yuvamızı dünya cennetine çevirirken, ahirette ise, Yasin Suresinde müjdelendiği gibi, “Cennette de çeşitli zevklerle zevklenip ağaçların gölgeleri altında süslü koltuklar üzerine kurulup oturan cennet eşlerinin ebedî saadetini” netice veriyor.
Âşıklara bir müjde de Habibullah’dan (asm):
“Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek sabredenin günahlarını Allah affedip Cennetine koyar.” (İbn-i Asakir)
“Kim âşık olur da iffetini korur, halini gizler ve bu yüzden ölürse şehit olarak vefat eder.” (Keşf’ül Hafa)
“Gönül ferman dinlemez!” diyenlerin kulağına küpe olsun! İnsanın kalbi Allah sevgisinin tecelligâhı, muhabbetin makamı olduğuna göre Rabbinden gelen fermanı, baş göz üstüne kabul ediyor.

O K U
PAYLAŞ: Whatsapp

Recent in Recipes

SON YAZILAR